Install this theme

 

v  BÖLÜM 1 luzumsuz metin

camın arkasında yeşil odacıklı kalınlığının öte yakasında masalları anlatılan seko vardı,  
kendisi izmirin roman bi mahallesinden adını hatırlayamadığı bir babanın evladı idi  
gözünün önünde birçok şeye yazık oldu ve temenni olarak umut ilmine bel bağladı  
yavaşça gençleşti ve çok geçmeden herhangi bi adam oldu dünyamıza 
ama o hep öte yandabiryerlerde, bir başka alemlerde olabilmeyi düşledi 
ve olduda, 
yaşadı her anını o boşluğun  
nerdeyse herkesi gördü orda 
bir çeşit kutsal alan saydı böylece orayı  
ve seko rahatca uyuduğu ilk uykusuna yattı  
7 mevsim sonra uyandığında  
herşey bıraktığı halinden biraz daha eski ve tozluydu sadece  
önce biraz albümleri karıştırdı  
yüzleri anları düşledi 
sonra sözleri anımsamaya çalıştı 
ve oldu da 
bütün istanbulun paçasına işerken kahkahalar attı  
herşeyin çok komik olduğu anların hemen hepsinden gayet cidi bir ifadeyle geçti, 
izmirdeyken ilk işlerini kovaladı,  
büyük paralar taşıdı,  
büyük adamlar tanıdı,  
roman vatandaşlar ve onların ona bütün söylediklerinden oluşan  
gözünün önünde işlenen günahlara vakıf seko 
camın ardından, buhunun da arkasında bizi görebilen adam  
7 uyuyanlardan sonra bu türe ait ilk denemesi tanrının  
7 mevsim sonra uyanan seko  
tanrının önünden boyutları çekip aldıgı zavallı kulu  
sınır tanımaz insan  
doğa üstü güçleri olan  
yada bizi çok fena işleten adam  
seko  
öylece meteor parçası gibi dünyaya düşmüş halleri 
ve hemen adapte olabilme yeteneğiyle gözlere giren bir adamdı 
öyle kesintilerle devam eden bi hikayenin baş kişisi  
olayları etrafında dönderen adam seko  

düzenle yazılmış bir kader sayfasının üzerine dökülen ilahi mürekkep, kudretine akıl erdirilemeyen,
ne olup bittiği kestirilemeyen düz yazının satır aralarında bir gariban olarak
türk film sektörünün bir dönem konu ihtiyacınıa cevap veren bir görüntüsü vardı o sayfadaki lekeli yere gelindiğinde seko’nun
senaryolardaki boşlukları dolduran bir bakımsızlğı,
kendine has bir başı bozukluğu vardı adamın.
dostum ben çok yanlış gördüm derken bütün ilgili kalıplara uyan iç sızısıyla seko,
cümlelerin arasında kaybolmuş noktalar koydu hayatının evrelerine.
uzayıp giden muhabbetlerin o inanılmaz hallere bürünen çirkin tarafında yürümeyi yeğledi,
bahanesi aylaklığı seven tarafıydı ve bu sebep olancasına geçerliydi.
bıçak yarasının bunca iz bırakabildiği bir arbededen hayatına açılan yeni sayfaya geçerken duraksamadan dağıldı şehrin sokaklarına 
kafatasının içinde biryerlerde şişmekte olan bir balonun o minicik hücreleri katledişiyle uykusu bölündü sekonun
ağırlaştırılmış migrene mahkum hissetdi.
hasarı sol eliyle ovalayarak dindirdi. kalkıp doğruldu uzandığı yerde, 
önce karanlığa daha sonra karanlık bir girdapa dönüştü bulunduğu oda,
olmadık gürültülerden kaçarmış gibi iki elinin arasında sıktı kulaklarını
bir saniye kadar yumdu gözlerini,
sandalyedeki ceketine uzandı, emanetlerini kontrol edip devam etti yoluna
vardı varamadıklarına gitti gelemeyenlerinin ayaklarına 
buluştu her bir zümreyle
sitemin luzumu kalmamıştı 
dilekçe şeklinde olanlar içinse bir kutuyu gösteriyorlardı.
zerre siklemedi,
iki gece evvel yeğenlere kurşun değilde saçma sıkmışlar allahtan diye rahatlattı bir an içini,
aynı gece bikaç kişiyle görüştü.
ertesi sabah bankanın önünde bekleyen 13-14 yaşlarında bir çocuk kendi okul çantasıyla beraber M-1911 Model 50 kalibrelik tabancayı da verdi.
iki gece sonra apansız ve usulca daldı mekanına lavuğun 
geçti masasının yan çaprazında çıkarıp vurdu herifi.
ilk kurşun sesinden sonrakilere daha çok alışıyor insan
bu yüzden o gece farkedilen başka bir şeyde o telaşede kurşun seslerinin hakikaten sayılabiliyor olmasıydı.
seko bunları da es geçip şarjörde ne varsa patlatıp arkasına döndü.
boşu çıkarıp ceketinin iç cebine koydu ordan yedğini çıkarıp seri bi şekilde tabancanın ağzına verdi mermiyi
çıkışa doğru yürürken kaldırıp tavana sıktı.
lavoboya dalıp kalabalığın artmasını beklerken traş olup montunun diğer tarafını giydi, tabancayı temizleyip havalandırmadan iple salladı.
o gece de kayboldu şehrin sokaklarında.

yalandan bi rüyaydı belki diyo şimdi seko.
adam ölmemiş 1 yıl geçmeden sekonun  ak ciğerine ve bağırsaklarına defalarca saplamış bıçağını.
seko’da ölmemiş, 
bunun sonrasından da bahsetmedi bir daha.
ne yapsa çaresizmiş gibi duran baş ağrısı yüzünden ucuz filmlerdeki gibi başlıyordu her yeni güne
sefil doğrulma hareketleri, moraran  pembelikteki göz altı torbacıkları, kan çanağı gözler, ve odadaki daimi sigara kokusuyla beraber
hangi orospunun koynunda uyandığı hiç fark etmiyordu, coğu zamanda yalnız oluyordu
hangi şarkının çaldığı hiç mühim değildi ve seferilik alınyazısıymışcasına her zaman devam ediyordu
yurtsuzdu.
hiç skinde değildi 
34 yıl geçmişyi ve geri kalan için bir plan yokdu
sorun değildi 
onun devam edişlerinin tümünü duraksamalara bağlayan biri olmamalıyım durduk yere.
bu yüzden fazla kalabalık söz etmeden 
nalet olsun dedi seko 
döndü arkasına
etrafındakiler onu ihanete uğramış, kazıklanmış olarak gören bir açıdan ona bakıyorlardı  
yüzleri hatırlamaya çalıştı, patlama sesleri çok netti birkaç duvarın ne renk olduğuda
fakat mekanı tam olarak kestiremedi
hasımları yapmıştı ama 
hangisi
neden böyle bırakmıştı ki öldürüp kurtulurdu,
biliyordu peşini bırakmayacağını,
bir sebep olmalıydı diye düşündü önüne dönmeden önce seko
doğruldu yerinden çocuklara birşeyler fısıldadı 
bir iki aylığına başka biri olmak için okadar süreliğine başka yerde olmak en doğrusuydu 
seko da öyle yaptı
bir ailesi olduğunu hatırlatan tek şey cuma günleri ikindi vaktinde ablasıyla yaptığı telefon görüşmeleri
bir ritüelmişcesine otomatiğe bağlanmış gibi duran hayat ve onun orasında burasında koşuşturan bizler dedi seko
biraz daha yürümek istedi o sokakta 
ve oldu da 
düşündü bunca kopuk hikayeyi
düzeltmek için geri dönemeyeceği af dilemek istemeyeceği, dileyemeyeceği hataları,
onun biricik zavallı yanları 
şehir hayatı bunaltmıştı belkide
yada fazlaca borca girmiş olabilirdi
birisi bir başkasına birşeyler demiştir ve sonuçta cezasını seko çekmelidir gibi bişey belkide
toparlandı
gitti
birkaç eşyanın geride kalmasının hep olası birşey olduğunu kabul ederek ve aynı zamanda aynanın köşesinde duran quernica çıkartmasına bakarak
sırt çantası, bir ajandası ve tabancasıyla beraber otogara giden oobüsün arka kotuklarından dışarda akıp giden ışıklara bakarken 
bütün böyle anlarını hastaymış gibi yoksunluk hissiyle geçirdiğini anladı 
önce ankaraya sonra adana , birecik ve halfetiye kadar bütün yollar cehennemin üzerine kurulmuş bir viyadükten ibaretmiş gibi düşündü
karanlık zamanlar ve onların kasvetini bürünmüş şarkılar, 
olmaması gereken herşey tam oluyorken pause düğmesinin yerini hatırlayamamak ve bu durumda ne yapabilirim ki diye sormak için muavini çağırdı arada 
bunun yerine bir su istedi  ve ilk molaya daha nekadar süre olduğunu sordu
ertesi gün artık başka bir şehirde olmanın insanın hayatında ne gibi etkileri olduğu üzerine kendisiyle biraz konuşmaya çalıştı 
ama muavin pek siklemedi 
bişey olmaza getirdi bütün bu olan biteni
seko salağa yattı 
seko arada çok şahane zamanlarda salağa yatar hep
yol kavramını bitmiş haliyle düşündü
yenibir yerde otomatikman yenibirisi olarak seko.
en sevdiği şarkı yarıda kesilen adam
orda burda devamlı arkasından iş çevrilen insan
sözlükler için kaynak niteliğinde bir set
indi otobüsten bagaja yürüyüp bavullarını kapışan kalabalığa karıştı.
muavine parmağıyla gösterip “ha işte o mavi olan çanta” dedi sonkez.
çardağın altına kaçıp yağmurdan, it gibi silkelendi çantasını yere koyar koymaz.
gazi antepten sonra fazla birşey kalmamıştı.
bir sigara yakıp havasıyla karıştırdı bu yeni şehrin 
çekti içine nekadar yaşam varsa etrafında 
önünden geçen ortayaş birisine yol sordu. 

v  BÖLÜM 2 tanrının dilediği

giydiği kıyafetin kolları bileklerini sıkan bir lastikle bitiyordu sekonun ve sehpanın üzerine bıraktığı iki mandalinin akıbeti giderek kötüleşiyordu.
birilerinden dolayı başka birilerini tanıyor olmak sekonun nefes almak gibi farkında olmadan yaptığı birşeydi.
sorun olmadan olgunlaşan bir hayat için çeşitli sigortaları vardı, tecrübeleriyle şekillendirdiği yaklaşımını her sürüme koyuşunda talepleri değerlendirmeyi bilirdi.
tanrının canını alacağı güne kadar başlıksız bir kitap olabilmeyi yada kenara düşülmüş manalı bir söz olarak kalabilmeyi istedi
hakkıydı da 
bu yüzden o an durdu ve o sehpada duran iki mandalinayı düşündü.
toprağından, tohumuna, meyvasına, toplayanına, pazarına kadar düşündü.
tanrısını merak etti,
mandalinanın oradaki duruşunda mandalinaya ait bi amaç hayal etti,
tanrının varlıklarını, sözlerini hatırladı.
biraz daha kibar oldu mandalinalara karşı duygular uydurdu 
bilemedi ne yapacağını , 
oturup kumandaya sarıldı
etraflarda bir gürültü olsun istedi,
bu düşünceleri aklından silecek bişeyler
görmelik yada duymalık birşey aradı kanallarda
sehirdeki iki çocukdan bahseden birşey buldu 
babalarının çocuklaraına bıraktığı defineyi bir duvarın dibine gömdüğünden bahsediyordu.
zülkarneyn denen bir varlıktan, onun güneşin kenarına varmasından, bu gibi yerlere giden yollardan oradaki şehirlerden, şehirlerdeki vakalardan,
iki dağın arasında demir ve bakırdan yapılan bendin arkasında tutsak kılınan haydutların  hikayesinden
bendi yapanın tanrıya sığınışından
demirin ve bakırın kuvvetinden ve bu kuvvetin tanrınınkinin yanında hiçliğinden bahseden
bütün denizlerin mürekkepten olmasını ve bukadarının bile tanrının sözlerini yazmaya yetmeyeceğini söyleyen tanrının sesinin yeryüzündeki yansımasını düşündü.
en başa döndü, olduğu yere kadar bakabildiği bütün manzaraya baktı.
bilemedi ne yapacağını,
biraz günahla boyadı yüzünü, 
kollarına küfürler yazdı,
bütün değerleri sorguladı.
sayabildiği kadarını saydı rakamların.
sevebildiği herşeyi düşündü.

v  “suyun dibinden yüzeye kadar olan o ilahi yolculuk” dedi tantrı
seko etrafındakilerin suratını yokladı o an.
“her an otomatik olarak kaydedilmiş olsaydı bile
günahlarından pişman olmayacağını görüyorum” dedi aynı ses.
“tarihinde  yolculuk etmek istersen daha önce bastığın yerlerdeki ayak izlerinin üzerine bas
ve oradan baktığın yöne tekrar bak.”  diye devam etti
zamanla herkes başka yerlerde oluyor diye geçirdi içinden seko
ve “ne istiyorsun benden?” diye sorabildi
heryandan yürüdü sessizlik
daha da derinleşti şu an olduğu yer.
güçsüz hissetti kendini bu güç karşısında.
bir an oracıkta yaşlanıp öldü bile.

hevesi kırıldı.
ölmediğim sürece problem yok diye geçirdi içinden.
hızlı bir parça duydu kulaklarında.
uçurumlardan okyanuslara iten bir nefs hissetti içinde.
varım dedi
allahına kadar varım,
nereye gidiyorsa bu yollar 
bende onları geçmek için varım dedi.
derin bir nefes aldı,
kaptı ceketini
emanetleri kontrol etti.
yanlışları ve doğruları düşündü,
gözüne ip ince bir çizgi getirdi
sırat köprüsü gibi bir çizgi.
anahtarları alıp kapıyı çekti.
şehrin ana arterlerine kadar yaklaşık 3000 adım koydu yeryüzüne.
başka biryerdeydi.
daha başka biryere gidecekti.
araları reklamsız, bütün evrene yapılan bir yayınmış gibiydi seko.
bütün ülkeyi besleyen bir kan hücresi gibi dolaşıyordu illerin arasında.
ömrünün böyle zamanlarını seviyordu
en kötüsünü göze aldığı zamanlarda olimpiyat meşalesiymişcesine alevleniyordu aklı.
hala fırsat varken cehennem ateşinden kaçışan fanilerin arasında bambaşka bir kuldu seko.
gözlerini açtığında dışarıda durmadan geçilen yol çizgileri, konaklar, aydınlatma direklari, kasabalar, kentler,
uzun bozkırlar, yüksek dağlar,

daha öncede gördüğü şeyler biraz daha flu gibiydi.
tedirgin ama umutla parıldayan gözlerle izliyordu olup biteni.
bütünlük kavramında bir basamağım ben diye geçirdi içinden.
ama ihraç fazlasıydı
sabaha karşı denize döküldü. balıklara yem niyetine.
hayatının herhangi bir anında oralardan geçiyor olan bir vasıtayla onun gittiği yere kadar giden bir adamdı çünkü
yol tayini yapan yerleri sızladı, kayıp hissetti kendini
batıyormuş gibi, 
kurtulamazmış gibi, 
bunu ona yapanın tanrı olduğunu düşündü 
ruhundan kırpıp sokaklara izler bıraktı 
geri dönüş yollarını umursadığı zamanlardı, 
kafasına takılan şeyler olduğu zamanlardı 
tükendikçe durdu 
tanrının mucizelerinden bir başkasıymış gibi çatılardan uçuşan kuşların kanatlarının alevlendiği bir kabustan uyanırmış gibi 
uyandı böylece.
ayıktı olan bitene 
birsüre böyle devam etti 
yeni bir yol görünene kadar bilendi ve birikti
kabullendi ölümü birgün gelecekse
yumdu gözlerini
şehrin ışıkları azaldı o sıralar
babalar evlerine döndü
çocuklar uyutuldu 
camın arkasında kaldı bedensiz canlılar
seko da
bütün planların ötesini görebilen tanrının varlığına inananlar için bir belgesel gibi yaşamaya devam etti
zamanlar geçti
tepeler düz 
düzler tepe oldu.

v  BÖLÜM 3 asıl olup biten.


yenileri geçmişlerine eklenen zamanlarda hep içerilerde bir yerlerde karıncalanan hesapların, beklenenlerin dışında düşünemeyeceğini anladı.üzülürdü

erdemli olmak adına efendiliğinden ödün vermemek için destek gruplarına katıldı.
yalındı yalınızdı ve seferiydi.

bu yüzden uzunca yerleşip benimseyemedi mekan kavramını.
gerçeklerle hayaller arasındaki duvara ayık idi ve hayalet gibi dokundu bütün varlıklara. eski yabancı pop şarkıları çaldı o esnada. 
iyi biliyordu hiçbirşeyin aslında ona ait olmadığını
böylece varlık ilmini düşünerek harcadı yıllarını.
rabbin ilminden kaçamıyordu.
kimseden habersiz olamıyordu.
anladı.
ne kaçmanın,
nede geçiştirmenin faydasızlığıyla sızladı şakakları.
suçlarını kabulleneceği zamana kadar başı boştu.
ve bu sebep olancasına geçerli idi.



sesin soluğun kesildiği anlada kalabalıkda karabasanları ayıktırmak adına efsanevi boyutlarda alakasızca çırpındı kimi zaman 
öylece varolmanın o dayanılmaz küçüklüğüyle dev kuşların sırtında sınırların üstünde mekanlar değişmeye yüzler yaşlanmaya devam ediyordu
bir sonraki ‘anın’ her zaman gelmek için hazırda beklediğini bilmenin verdiği katlanılmaz kabullenme hissi
bir kapıdan başkabir kapıya varana kadar katedilen mesafelerce düşünce.
tanrıyı unuttuğumuz her an düştüğüne inanılan bir yaprak
kaydığına inanılan her yıldız.
günahlar için  bir çeşit duğa gibi idi her ortadan kayboluşu
sanki her ortaya çıkışında atlasın fıtığına ağrılar saplanırdı
oyle düşünmek bir süre için harikaydı 
böylece,
aniden zamansızlığının farkına varıp uyandı 
ayıktı dışardaki dünyaya
deliymişcesine kalktı uzandığı yerden
bir tabloya çizilmiş herhangibir sahneymişcesine uyum sağladı etrafına 
sanki ölüm kol gezmekte 
zaman zincirleriyle herkesi sarmış ve yerleşmek ve barınmak adına savaşlar çoktan bitmişti.
yarin kıymeti, ömrün kısalığı anlaşılmıştı.

sabah mı yoksa öğlenmi bilemedi bu konuyu düşündüğünde. geç kalmak için birşeyler aradı aklında, boşluğu tekrardan hissetti iliklerinde.

koydu tepkisini sorumlu çevreye ve kalkıp terk etti o zaman mekan kurmacasını. sırtındaki kamburunu  ciğerindeki yarayı sıcak evi gibi hep yanında taşıyan bir çeşit ninja kaplumbağa misali verdi atarı resetledi kafaları.

üzüldü babasının hallerine.

sonra; sonra durabildiği, durdurulabildiği yere kadar düşündü içinde olup biteni. aklında yaslandığı duvardan, bastığı yerden başka yer tutabilmiş herşeyi; bütün bunları bir düz yazı nasıl bükülebiliyorsa öylece hiçbirşeye sebep olmamış gibi, hiçbirşeyde parmağı olmamışcasına herşeyden habersizmişcesine siliyormudur ölüm diye sordu kendine.

her işten karlı mı çıkmalıydı illa. yada kazanmalı mıydı güzel olan herşeyi, yarışmalı mıydı onu bile bilmiyordu. boşlukda parlayan şeyleri unutmak istemedi bu yüzden

korktu.

artık kaçması için bir sebebei olup olmadığı konusunda şaibeli şaibesiz söylentiler dolaşıyordu. tiksindi birçok durumdan, pişmanlık duydu yaptıklarından, inanıldığı üzere tekrar düzelsin istedi bozduklarını ve yoruldu;

manalar çağrıştıran fiiller yüzünden burnunun boktan kurtulamayacağını geçirdi içinden, neyseki bir sonraki şarkı için düğmeye basmıştı. Buz tutmuş uçuşan kar tanelerinin içinde bir yerlerde üşüdü doğal olarak da.